https://www.youtube.com/watch?v=PADyxiHnifI

Kur’ân- ı Kerim de Allah-u  Teâlâ’yı zikretmeyi emreden ayetler pek çoktur. Bunlar teker teker incelenirse, Allah’ın her yerde, her zaman ve her durumda zât, sıfat ve isimleriyle zikredilebileceği görülür ve anlaşılır. Bir örnek: “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih ve tenzih edin      (Ahzab suresi, ayetler 41-42)

Zikir, lugatta bir şeyi unutmayıp hatırda tutmak, bir şeyi anmak ve yâdetmek mânasına gelir. Bir insanın hiçbir zaman unutmaması, her durumda ve her yerde sürekli olarak hatırlaması, anması gereken tek varlık vardır, o ise kendisini yaratan, yaşatan, her iki cihân’nın yegane  mâliki ve sahibi olan Allah-u zül celâl ve tekaddes hazretleridir.

Yukarıdaki âyet-i kerîme hakkında Rûhu’l Beyân tefsirindeki açıklama şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah’ı “lâyıkı vechile tehlil, tahmid, tekbir ve benzerleriyle gece- gündüz, yaz-kış gibi bütün zamanlarda; kara- deniz, ova-dağ gibi bütün mekanlarda; hazar – sefer, sağlık- hastalık, gizli -açık , ayakta, oturarak ve yan üstü yatarak bütün hallerde; ihlas, tâatın kabulünü ve tevfiki isteyerek tâat halinde; tevbe ve istiğfar ile masıyyetten sakınarak masıyyet halinde; şükür ile nimet içindeyken; sabır ile şiddet ve zorluk içindeyken “çokca zikredin”. Çünkü zikrin diğer farzlar gibi belli bir sınırı yoktur. Zikrin terk edilmesinin makbul (kabul olunabilir) bir özrü de yoktur. Ancak kişinin aklından zoru olursa, o başka”

(Tehlil: “Lâ ilahe illallah“ ; Tahmid: “Elhamdulillah“ ; Tekbir:  “Allahu ekber“ demektir. Masıyyet: isyankârlık, günah ;  Tevfik: Allah’ın yardımına kavuşma)

Din büyükleri ise şöyle demişlerdir: ”Çok zikirle emredilmesi, Allah Teâlâ’yı muhabbete işarettir. Yani,  “Allah’ı çok sevin” demektir. Çünkü Hz Peygamber (s.av): ”Kim bir şeyi severse onu çok zikreder (anar)“ buyurmuştur (Acluni). Dostluğun alâmeti, dili dostun zikrinden, gönlü dostu anmaktan uzak tutmamaktır” .

ZİKRİN ÇEŞİTLERİ:

Bir işe başlarken (Bismillah), yemek yedikten sonra (Elhamdulillah) demek, namazlardan sonra 33’er kere yapılan tesbihatlar, bir hata veya günah işleyince yapılan tevbe ve istiğfarlar,  Namaz kılmak, Kur’ân okumak,  … v.b bunların hepsi Allah’ı zikretmektir.

(Lâ ilâhe illallah) zikri ise bunların hepsinin özü, hülâsası hükmündedir. Çünkü o Kelime-i Tevhiddir. Hakkında ciltler dolusu kitaplar yazılsa, yine de yetersiz olur.. Bu mübârek kelime ne kadar çok (anlamı düşünülerek, tefekkür edilerek) söylenirse o ölçüde kalbi temizler. Peygamber Efendimiz’e “Zikirlerin en faziletlisi nedir?”  diye sorulunca:

“Lâ ilâhe illallah” tır  buyurmuştur.

Bu zikirde önce “Lâ ilâhe” = (Hiçbir ilah  yoktur), sonra “ İllallah“ = (Ancak Allah vardır) deriz. Dolayısıyla anlamı  (Allah’tan başka ilah yoktur) olmuş olur. İlah (tanrı) ise kendisine kulluk edilen, her an anılan, çok sevilip  emir ve yasaklarına itaat edilen mercidir. O bakımdan bir müslüman ağzıyla (Lâ ilâhe illallah) deyip de, sonra da Allah’a kulluk yapmaktan kaçınırsa,  O’nun emir ve yasaklarını dinlemezse, nefse-şeytana- paraya-pula- makâma, .. v.b şeylere tapınırsa gerçek anlamda bu kelime-i tayyibeyi söylemiş olmaz.

Bir kudsi hadis’te ise şöyle buyurulmuştur: “Lâ ilâhe illallah benim kalemdir. Kim oraya sığınırsa azabımdan korunur”

Dolayısıyla bu zikre devam eden Mevlâ’nın koruyucu kalesine sığınmış ve iki âlemde de korku ve tehlikeden kurtularak ebedi devleti kazanmış olur.

Din büyüklerimizden gelen bir rivayete göre, yetmişbin  (Lâ ilâhe illallah) zikri çeken bir kişi kendini cehennem ateşinden kurtarır. Şayet bunu ölmüş bir yakınına bağışlarsa o da kurtulur. Bu zikir 99 kere (Lâ ilâhe illallah), yüzüncü de ise (Lâ ilâhe illallah Muhammedur-Resulullah) şeklinde çekilir. Böylece 70 bin tamamlanır…

Yazımızı çok müjdeli bir hadis-i şerif ile bitiriyoruz:

Lâ ilâhe illallah ehli üzerine ne ölürken, ne kabirde ne de dirilirken vahşet (korku) yoktur.(Onlar) cennete güler oldukları halde girerler “  (Heysemi)